28 Eylül 2016 Çarşamba

Ahmakıslatan Bir Kör Eser




Barış Bıçakçı’nın dört gözle beklenen son eseri Seyrek Yağmur 2016 yılı ile birlikte okuruyla buluştu… Ama buluşmadan evvel, İletişim Yayınları’nın sosyal medya hesaplarında kitabın kapak görseli paylaşıldı ve birçok okur -özellikle de sadık BB okuru- tarafından büyük bir tepki ile karşılandı. Kapağın ciddi bir şekilde çok kötü, başarısız ve basit olduğu söylendi/yazıldı. Yayıncılık camiasının içinden biri olarak, kitap kapağı tasarımı konusundaki zorlukları yakinen biliyorum; lakin Barış Bıçakçı gibi kısa zamanda kült olmuş ve aynı yayınevi tarafından yedinci kitabı yayımlanacak olan bir yazar için oldukça başarısız, basit ve uyumsuz bir kapak olduğu fikrini -kendim de bir BB okuru olarak- paylaştığımı belirtmem gerekir.

Barış Bıçakçı çok kısa bir zaman içerisinde kendi okur kitlesini oluşturmuş, “alışveriş listesi yazsa okurum” derecesinde hayranlar yaratmış ve bunu da tek bir imza günü, söyleşi, sosyal medya sayıklamaları yapmadan, ortalıkta hiç görünmeden, fotoğrafını bile kimselere göstermeden, sadece kitapları aracılığıyla yapmayı başarabilmiş bir yazar. Tabii bu “görünmez” olma durumunun kişiye tersinden bir “görünürlük” kazandırdığının da farkındayım. Olsun. Edebiyatın “oyuncaklı” tarafına tevil ediyorum bu ve benzeri durumları.

Barış Bıçakçı git gide tadına doyamadığımız, nev-i şahsına münhasır, benim “tatlı anlatıcılık” olarak nitelendirdiğim üslubuyla yazdığı eserlerinin sonuncusu olan Sinek Isırıklarının Müellifi adlı romanını 2011 yılında yayımladıktan sonra, tamamen sesi soluğu kesilmiş bir halde kaybolmuştu ortalıktan. Tüm okurları, heyecanla yeni bir kitap bekleyişi içerisine girmişlerdi…

Seyrek Yağmur, sanırım benim gibi birçok okurda da, tam da bir “ahmakıslatan” etkisi yaptı; ismi ile müsemma…

Kitabın “tür” olarak nerede durduğunu bilemiyoruz. Roman değil, novella belki, öykü cık! Aslına bakılırsa en uzunu üç sayfayı, en kısası iki cümleyi mütecaviz bölümleri ile aceleye getirilmiş bir taslak metin gibi duruyor kitap. Sanki hızlı hızlı bir deftere notlar alınmış, yazar daha sonra bu notlardan yola çıkarak bir metin yazacakmış gibi. Parçalar o kadar çabuk ve bağımsız akıyor ki, okur kendini zorlasa da yazarın zaten oluşturmakta epey zorlandığı atmosfere dâhil olamıyor.

Haydi, yine iyi niyeti elden bırakmayalım. Karakterimize bir göz atalım. Karakterimiz, bir kitapçı dükkânı sahibi olan Rıfat. Kitap da zaten Rıfat’ın hayatından fragmanlar… Ama tam bir karakter olarak çizilememiş, üstünkörü, eskiz bir Rıfat. Kerameti kendinden menkul ismi ile (kitabın sonunda çok şaşıracaksınız!) sözde “tutunamamış” bir muhalif aynı zamanda. Muhalifliğinin kerameti de, sürekli olarak “devlet” denen birinin katil olduğunu tekrar edip durması. Bir edebi esere yakışacak şekilde, tumturaklı bir muhaliflik değil; sosyal medya iletisi tadında çıkıntılar olarak çok göze batıyor bu cümleler. Ha, tabii bir de kendine çuvaldız batırmadan başkasına batırdığı bir iğne meselesi var! O konuya hiç girmiyorum…

Barış Bıçakçı’nın aynı zamanda bir şair ve şiir tutkunu olduğunu biliyoruz. Özel olarak da Oktay Rifat’a hayran olduğunu… Ama kitabın finalindeki Oktay Rifat mektubunu nereye koyacağız? Ya da “veciz sözler” söyleyen yazarları haşlarken -ki Veciz Sözler adlı kitabı pek güzeldir Bıçakçı’nın, bu arada- kısacık metni veciz sözler ve veciz alıntılara boğmasını?

Nihayetinde, bu yazıyı yazmış olmam artık pek bir şey ifade etmeyebilir. Sanırım bu yüzden de biraz kuru laf kalabalığı yaptım. Çünkü o kadar çok yazı yazıldı ki kitap üzerine, tüm yazıları toplasak Seyrek Yağmur’dan daha hacimli bir bütün olur elimizde. (Sosyal medyada paylaşılan görüşleri saymıyorum bile.) Kimi yiğidi öldürüp hakkını verdi; ama maalesef, Ahmet Ergenç’in yazısı dışında, hakkıyla eleştiri yapan da pek çıkmadı. Daha çok eleştirel yaklaşımın kıyısından dolaşıldı. Buradaki etken faktör, ya okuyucuyu ürkütmemek ya da camia içinde muteber bir yazarın ve diğer unsurların (eleştiriyi yazan da dâhil bu tahmin edilebilecek unsurlara) zülf-ü yârine dokunmamak kaygısı olabilir. Zaten Türkiye’de “kitap özeti” tadından gayrısını yazmak, sizin aforoz edilmenizden başka bir işe yaramaz. Sadece övmeniz, övmeniz ve yine övmeniz gerekir. Bilmem anlatabildim mi?

Ben en iyisi, son sözü sayın büyüğüm Terry Eagleton’a bırakıp kaçayım. Gayrı bu sözün tevilini de siz sayın edebiyatseverler yapın:

“Edebiyat, etrafı dalkavuklarla çevrili sonsuz güçlü bir hükümdar gibi, hatalı olamayacağımız bir yerdir.”





5 Eylül 2016 Pazartesi

Haldun Taner yine de duymasın bunu, olur mu sevgili okur?



Ferhan Şensoy henüz genç bir tiyatrocuyken, “Kanlı 1 Mayıs” olarak anılan 1 Mayıs 1977 gününü ironik ve kara mizahi bir dille anlattığı “Kazancı Yokuşu” adlı uzun öyküsünü yazar. Bu uzun öyküyü kitap olarak bastırmak istemektedir; ama daha öncesinde ustası Haldun Taner’e okutur kitabı, fikrini almak için. Haldun Taner de kendine has muzipliğiyle, “İlk kitaplar hiçbir zaman çıkmaz; bence direkt ikinci kitaptan başlamalı…” der genç Ferhan Şensoy’a. Genellikle ilk kitap acemiliğinin sonrasında yazarlara getirdiği pişmanlığı anlatmak istemektedir.

Öykü dosyamı hazırlarken, aklımda hep Haldun Taner’in bu sözleri vardı. Acaba gerçekten “ilk kitap” hiçbir zaman çıkmamalı mıydı? Dosyamı hazırladıktan sonra, bilgisayarımdan silip yok mu etmeliydim öykülerimi? Diğer yandan da şöyle bir soru zihnimde: İyi de, bu yazdıklarım öykü mü? Adları, başları, sonları belli mi? Bitmiş, demlenip kıvamını almış anlatılar mı? (Öyle mi olmalılardı ya da: Öykü neydi?) Değil bir ilk kitap, ilk kitabı oluşturacak öykülerim bile daha bitmemişti ki; hala uçları açık, zihnimde dönüp duruyorlardı işte sürekli! Hep de böyle olmuştur zaten: Ne yazsam, ne karalasam, ne için “bitti işte, tamam” desem, içimde kendime inat bir bitmemişlik duygusu… Beynimin, kalbimin bir yerlerinde sürekli yazılıp duran, sürekli kendini dönüştüren/değiştiren cümleler, kelimeler, hatta ve hatta noktalama işaretleri! İlk kitabım olacaktı bu; fakat bitmiş olduğunu da kim söyleyebilir ki?

Uzun süre bunları düşündükten sonra, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanındaki cümlelerini kendimce bozarak, şöyle telkin ettim kendi kendimi: Dağılmayın! Kukla oynatıyoruz burada. Hem de acı çekiyoruz…

Zihnimin ve kalbimin ortak çalışmaları hiç bitmezken, tabii ki içlerinde oyunlar oynamayı sevdiğim öykülerim de tükenmez bir oyun olarak devam edecekti; en azından benimle birlikte! O zaman kitabın adı da, bir öykü kitabı gibi olamazdı, amacına uygun olmalıydı. Bitirmeye çalıştığım, kurmaya çalıştığım, oyunlar oynadığım metinler (ama bir yandan da hiç bitmesin, hep kurayım, hep oynayayım istediğim) iki kapak arasında nasıl durmalıydı? Okura, derdimi birazcık da olsa anlatabilecek bir isim her şeyi çözebilirdi o zaman: ÖYKÜ YAPIM ÇALIŞMALARI

Hiç bitmeyecek öyküler bunlar; sanırsam.
Hiç bitmeyecek bir heyecan içimde; bu doğru.
Hiç bitmeyecek bir oyun oynuyorum; katılsanıza.
Hiç bitmeyecek, beklide hiç çıkmamış bir ilk kitap; işte!


Haldun Taner yine de duymasın bunu, olur mu sevgili okur?



(Bu yazı, artfulliving.com.tr adresi için yazılmıştır.)

5 Şubat 2016 Cuma

Hakiki bir tasavvuf sohbetine katılmak isteyenlere





Özellikle son yıllarda bir furya haline dönmüş durumda (sözde) Tasavvufî kitaplar. Hz. Google’a(!) “Mevlana” yazıp iki üç kuru bilgi edinen herkes, maşallah, ciltlerce kitap yazıveriyor hemen…

Ya da ben en iyisi çok uzatmadan giriş sözünü Şule Gürbüz’e bırakayım:

"Ah “bilgiyi çoğaltın, yayın" sözü Füsus şerhlerini, psikiyatri kitaplarını, hadis kitaplarını basıp basıp etrafa, kaldırımlara döke saça yaymak olarak anlaşılırsa, kaldırımlar da şeyhler, şeyhalar, fakihler, psikanalistlerle dolar elbet. Dinsiz kalmadı, hepsi mutasavvıf oldu, güldeste okuyan müctehid oldu, bunları lüzumsuz bulan postnişin oldu, deli kalmadı hafif nevrozlu, psikoz ipini elinde tutan sanatkâr oldu. Olan, oldu bitti doğru yolda olana oldu…"  (Zamanın Farkında, sf.138)

Ama, şükürler olsun ki, hala doğru yolda olanlardan beslenebileceğimiz eserler çıkıyor karşımıza. Toynak Sesini Duyunca Zebra Gelsin Aklına da işte bu eserlerden biri…

Shems Friedlander, gerçek manada bir “derviş”. 70’li yıllarda tasavvuf yoluna girmiş ve halen de istikamette olan bir sanatçı; fotoğrafçı, ressam, yazar. Kraliyet İslami Araştırmalar Enstitüsü tarafından Sanat ve Kültür alanında 2012'nin “En Etkili 500 Müslümanı”ndan biri seçilen Friedlander, Kahire'deki Amerikan Üniversitesi'nde görsel iletişim alanında profesör olarak ders de vermekte. İlk bakışta ismi oldukça garip gelen Toynak Sesini Duyunca Zebra Gelsin Aklına, kendisinin dokuz kitabından Türkçeye kazandırılan ilk eseri. Kitabın isminin ne mana taşıdığını bir söyleşisinde şöyle açıklıyor Friedlander:

"ABD'de bir tıp öğrencisiyseniz, “Toynak sesini duyunca zebra gelmesin aklına” ifadesini duyarsınız. Demek istenir ki, eğer bir hasta boğaz ağrısı, baş ağrısı ve burun akıntısıyla size geliyorsa, daha fazla bir şey aramanıza gerek olmadığı açıktır, çünkü bu kişi nezle olmuştur. Ben bu ifadeyi “Toynak sesi duyunca zebra gelsin aklına” şeklinde değiştirerek şunu demek istedim: Tasavvufta, görünenin dışında bir anlamın mümkün olabileceğini anlamaya açık olmak gerekir. Daha derin bir anlam olabilir."

Shems Friedlander, tasavvuf yolunun önemli bir kısmını oluşturan “sohbet” geleneğinden, bu geleneğin en başta gelen unsurlarından ve kendilerine has birer özel güçleri olan kıssa/menkıbe anlatılarından beslenen bir anlatı oluşturmuş kitabında. Her kulağın duyması, her gözün okuması ve her gönlün hissedip lezzet bulması gereken bu anlatıların yanı sıra Friedlander, kendisinin başından geçmiş bazı zuhuratları da aktarıyor bizlere. Hayatın edebi olan, ama bizlerin çoğu zaman farkında ol(a)madığı hakikatlerine birer işaret mahiyetinde insanın ve insan olmanın getirdiği hallerimizle yüzleştiriyor bizleri. Ve tabii, gözden kaçırdığımız nice önemli anlar, farklı bir gözle bakmayı tam beceremediğimiz eşya ve olaylarla da. 

Kitabın son bölümünü ise Hz. Ali Efendimizin büyük oğulları olan Hz. Hasan’a (r.a.) yazdıkları mektuba ayırmış Shems Friedlander. “Nehcü’l Belâğa”dan alınan bu bölümün önemi ise şöyle vurguluyor Friedlander:

"İşte size fiiliyata yönelik bir irşat ve hayatı nasıl yaşamamız gerektiğine dair pratik tavsiyeler."

Toynak Sesini Duyunca Zebra Gelsin Aklına, sözde değil, gerçekten de manevi olarak bizi kendimize getirmeye davet eden bir kalemin ürünü. Bu kalemin ve kitabın değerini bilmemiz yine kendimiz için bir artı değer, manevi bir kazanç olacaktır.



(Bu yazı, Ruhuna Kitap internet sayfası için yazılmıştır. - 3 Ağustos 2013 - )

26 Ocak 2016 Salı

Yazmak İçin Genç, Genç Olmak İçin Çok Öykü





İsmini vermek istemediğim bir kitabın arka kapağında “genç öykücü” olarak nitelenen bir yazarın biyografisine baktığımda, kendisinin -şairin deyimiyle- “yolun yarısı”nı çoktan geçtiğini görmüştüm. Elbette o yaşta bir insan pek de yaşlı sayılmaz, değil mi; peki ama genç sayılabilir mi? O zaman kendime sormuştum: “Genç yazar” kategorisine girebilmek için kişinin yaşının mı küçük olması gerekiyor, yoksa yazarlık kariyerinde daha taze mi olması bekleniyor? Sanırım bu sorunun yanıtını geçen her gün nüfus cüzdanıma ve yazdıklarıma bakarak, en azından kendim için, vereceğim bir ara.

Biz, meseleyi daha belirgin kılmak adına, “Genç yaşta bir yazar” olarak doğum tarihini önceleyelim. Genç yaşta bir yazar olmanın iki handikabı olduğunu düşünüyorum: Birincisi, belki de hepimizin kaderi, ileride hatırlamak dahi istemeyeceğimiz eserler vermek. Elbette bu, yani geçen zaman içerisinde eski yazdıklarımızı beğenmemek, edebiyat merdiveninin basamaklarını dirayetle çıktığımızı da gösterir. İkinci handikap, çok iyi eserler vererek daha sonrasında kendimizi aşamamamız ve yazarlığımızın ölümüdür. Sanırım bu, en acı vereni olmalı. Örneğin ben, Onat Kutlar gibi 23 yaşında İshak’taki muhteşem öyküleri yazsaydım, bir daha kalemi elime almazdım!

Şimdi soralım: 20 yaşındaki bir insan, hele ki modern dünyanın ortasına doğmuş bir insan, yazmak için ne yaşamış ve heybesinde en fazla ne biriktirmiş olabilir ki? Yazar, ya yaşayarak doldurur heybesini ya da okuyarak. Ama modern ve kalabalık ve hızlı yaşamak zorunda kaldığımız bir hayat, heybemize pek fazla bir katkı sağlayamıyor bu çağda ve genç yaşta. Daha en başta, yıllarca okula gitmekten bile yaşamaya vakit kalmıyor ki! Onun için artık “genç yaşta bir yazar” olan hemen herkes -ki ben de dâhilim, sayılırım- okuyarak heybesini doldurmak zorunda kalıyor. Onun için de bizlerin metinlerinde bol bol parodi, pastiş, metinlerarasılık, oyunlar, kelime şakaları vs. görmek mümkün oluyor. Postmodernizm de olmasaydı ne yapardık!

Batıkan Köse, 1995 doğumlu ve gerçekten de “genç” bir kalem. İlk öykü kitabı Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler’in çıkacağı haberini internet üzerinden gördüğümde ilk dikkat çekici şey bu olmuştu kendi açımdan. “Genç” bir “genç öykücü” görmek beni sevindirdi. Hemen kitabını edinip okudum. Şimdi de biraz kitaptan bahsedelim değil mi, bu kadar kuru laf yeter.

Yukarıda da belirttiğim üzere, her “genç” yazar gibi kendisinin de ilk çıkış noktası edebiyatın kendisi. Kitabın arka kapağında da alıntılanan kitabın açılış öyküsü Öykü Dükkânı, “durum”u olmadığı için kendisine “olay” öyküsü alabilen karakterimizin ağzından bir “durum” anlatısı. Tabii ki bu “durum” gerçeküstü bir durum! Kitaptaki başka öykülerde de edebiyat, yazarlık, yazamazlık vb. üzerine öyküler mevcut. Hatta birkaç öyküsüne birden göndermeli bir öyküsü dahi var. Ki bu öykünün ismi bile muradını anlatıyor okura: Bir Öykü Nasıl Yazılır? Heybe meselesi, söylemiştik.

Batıkan Köse’nin öykülerindeki diğer “genç” durum ise kelime şakaları ya da başka bir ifadeyle dil oyunları. Esrarını Ferhan Şensoy’dan alan bir kelime şakası sever olarak, Türkçenin bu zengin imkânlarını kullanmanın taraftarıyım. Fakat daha önce yine “genç” bir öykücü olan Gökhan Yılmaz’ın kolaycılığa kaçan kelime oyunu üslubunu (pek “genç” olmamasına rağmen Murat Yalçın da öykülerinde zaman zaman kaçar bu kolaycılığa) hatırlatan basitlikte oyunlar görmek de istemezdim. İlk akla gelen kelime şakasının ya da sesteş kelimeler üzerinden yapılan dil oyunlarının edebi bir değer taşımadığı ve hatta bunun okuyucunun zekâsına güvenmemek olduğu kanaatindeyim. En basit örnek olarak, “Camus” ile “kamu” şakasını Yılmaz Erdoğan dahi yıllar evvel yapmıştı. Ya da “Onur” ismindeki bir karakter ile “onur duymak” deyimi arasında bir bağ kurmak… Bu vesileyle, kendim de dâhil olmak üzere, kelime oyunlarını seven tüm yazar/okur arkadaşları bol bol sözlük karıştırmaya davet ediyorum. (Peki!)

Klişelerden bahsetmişken, klişeleri yerinde ve orijinal olarak kullanmak da elbette beceri ister. Batıkan Köse’nin Hık adlı öyküsü, yazarın bu becerisini bize sunuyor. Sulu olmadan komik, acıklı olmadan hüzünlü bir öykü olmayı başaran Hık, “hık demiş burnundan düşmüş” deyimi ile “gözden düşmek” deyiminin güzelce harmanlandığı, oldukça iyi kurgulanmış bir öykü. Demek ki klişeleri de yerinde ve orijinal olarak kullanmak asıl mühim olan. Klişeler de boşu boşuna klişe olmadılar ya canım!

Cemal Şakar, ilk kitabı henüz yayımlanmış olan bana bir sohbetimizde şöyle demişti: “Okur, ilk kitaplara pek sıcak bakmaz. Daha Borges, Kafka vs. okumak varken neden Doğukan’ı okuyayım ki, der.” Bunun üzerine ben de, “Ama ben Borges’i, Kafka’yı okudum da yazdım bunları; Borges ve Kafka beni okumadan yazdılar. Ben daha öndeyim!” demiştim, şakayla karışık. “Genç” bir yazarın ilk eseri, elbette çekinerek yaklaşacağımız bir yerde durur her zaman. Ama korkmamalı, günahıyla sevabıyla sevmeli ve okumalı tüm genç(?) yazarları. Adı Doğukan olmuş, Batıkan olmuş mühim değil!



(Bu yazı Post Öykü 2.2 Ocak-Şubat 2016 tarihli sayıda yayımlanmıştır.)

24 Ocak 2016 Pazar

KÂTİP BARTLEBY – HERMANN MELVİLLE



Bir yaz günü öğrenci evimize misafir olan sevgili yazar ağabeyimiz Gökdemir İhsan, ben ve arkadaşlarıma birer kitap hediye etti. Çantasından çıkardığı üç kitabı bizlere uzatırken bir de baktık ki, kitapların üçü de aynı kitap: Melville’nin Katip Bartleby adlı uzun hikyesi. İletişim Yayınları’ndan 1991 senesinde çıkmış, ilk çeviri baskısı. Sonrasında sorduk ve öğrendik ki, Gökdemir ağabey bu kitaplara bir sahaf tezgahında rast gelmiş, bir(1) liraya satıldıklarını görünce içi elvermemiş ve ne kadar varsa hepsini almış. Çantasında daima birkaç tane taşıyor ve “okur” insanlara hediye ediyormuş. O günün şanslıları da bizdik!

Eğer hediye ettiği kitabı daha önceden okumuş olsaydım “Hediyeni almamayı tercih ederim.” diyerek bir göndermeli şaka yapabilirdim kendisine! Çünkü Melville’in kahramanı Bartleby, hayatını bu “tercih etmeme” üzerine inşa eden biri. “Bir Wall Street Öyküsü” alt başlığını taşıyan eserin başkişisi Barleby’nin bir avukatın yanında kâtipliğe başlaması ile başlayan hikayesi, (orijinal ifade ile söylersek) “I would prefer not do!” cümleleriyle gelen eylemsizlik, bir nevi “pasif direniş / intihar” olarak devam eder. Kendisine verilen ne iş varsa, kendisini ilgilendirecek ne kadar gereklilik varsa; hatta yemek yemesi, bir şeyler içmesi bile gerektiği anlarda “Yapmamayı tercih ederim!” gibi kuru bir cümleyle (aslında büyükçe bir ironi dahilinde) yaşamını dünyevilikten de uhrevilikten de uzak bir şekilde devam ettiren ve sonlandıran tam bir “anti-kahraman” olarak bize sunar kendisini Bartleby.

Borges’in, “Evrenin gündelik ironilerinden biri olan gerçek faydasızlığını gösteren üzücü ve gerçek bir kitap.” olarak nitelendirdiği bu eseri ve esere adını veren kahramanımızı Kafka’nın habercisi olarak görmesi de boşuna değil. Melville’nin ilk olarak 1853’te bir dergide iki bölüm olarak yayımladığı bu eseri; hem Kafka’nın, hem muhteşem ironi dolu olayları ve kahramanlarıyla Beckett’in bir öncüsüdür. Sert, baskıcı bir toplum içine hapsedilmiş bir vatandaş-birey-sanatçı vb. olarak bir metaforik “akıl hastalığı”, bir “direnişçi” olarak da okuyabileceğimiz Bartleby karakteri, zaten tam da “öncül”ü olduğu eserlerde bir hayalet olarak dolaşır. Kafka’nın “böceği” ile Beckett’in gelmeyen “Godot”su arasında durmayı tercih eder, eğer bir şey tercih edecekse!

Peki, bu “uyumsuz adam” Bartleby’nin kaderi, yani bir kitap olarak Katip Bartleby'nin kaderi ne olmuştur ülkemizde? Yazının başında da belirtiğim gibi, bir(1) lira tezgahlarına kadar düşmüştür bu eser. Dünya edebiyatında saygın bir yeri olan Melville ve öncü olan eseri “Katip Bartleby” tüm edebiyat okurlarının mutlaka okuması gereken bir eserken; kimsenin dönüp bakmadığı bir kitap tezgahında gün ışına çıkabiliyor ancak(!). 1991 yılındaki baskısından sonra epey bir ortalarda görünmeyen kitap, çok sonra yine İletişim yayınları tarafından basılıyor. 2011 yılında ise ancak, üçüncü baskıya çıkabiliyor! Yeni bir Kaya Genç çevirisi ile de Helikopter Yayınları eseri tekrar basmış bulunmakta. (Ama Borges’in o meşhur önsözünü almamışlar, yine de bu eseri hiç okuyamamaktan evladır.)

Dünya edebiyatının “kült” bir eseri olan, “ben iyi bir okurum” diyen herkesin mutlaka okuması gereken bir eser Katip Bartleby. Fransız filozof Jacques Derrida’nın “Bartleby’nin verdiği cevaba benzemeyen cevapta, karanlık, düzen bozucu, komik ve yüce bir ironi vardır.” sözünü aklımızda tutarak, bu eseri mutlaka okuyalım.

Okuyalım ki sonunda şöyle demeyelim:


“Vah Bartleby, vah insanlık!”

11 Eylül sonrasından, üstelik “siyasetsiz”, insan manzaraları



Edebiyat okurunun en büyük korkularından biri, elinde bir “best seller” romanla diğer okur dostlarına görünmektir. İyi bir okur, “best seller” okumaz zaten; lakin eskaza bir vesile ile okumak durumda kaldıysa da, mutlaka kimselerin görmediği bir yerde okumalıdır. Mesela çantasında görünmemelidir bu kitap; ya da Daniel Pennac’a uyup aldığı ceketinin cebinde. Hele hele yüksek yüksek edebiyat eserlerinin süslediği kitaplığında bulunması, kesinlikle zararlıdır. Neden mi? Çünkü biz okurlar biliriz ki, “best seller” iyi edebiyat değildir. Peki, “best seller” nedir? Birebir çeviri yapacak olursak, sadece “iyi/çok satan” kitap mıdır?

Türkiye’de “best seller” tanımlamasının çevirisi, iyi bir okur için, “okunmaması gereken kitap” anlamına gelir. Bu kitaplar genelde kitapçılarda değil, süpermarketlerde bulunur. Ya histerik anlatılardır bunlar, ya aşırı fantastik, ya da yapış yapış aşk romanlarıdır. Edebi değerleri yoktur, ki kdv de buna dahildir! Bu görüş sadece Türkçe yazanlar için değil, çeviri eserler için de geçerlidir. Bu yüzden, arkasında çeşitli gazete ve dergiler tarafından yapılmış tek kelimelik övgülerin bulunduğu bu kitapların edebi değeri yoktur ve iş bu yüzden de okumak gereksizdir. Ama değişen edebiyat, dönüşen edebiyat yazını bu tip görüşleri aşmaya başladı tabii ki hiç kuşkusuz. Dışarıdan baktığımız zaman gerçek bir okur (sahi, kim bu “gerçek okur” acaba?) için itici gelebilecek, hatta üzerinde bangır bangır “Best Seller” yazan bir roman, edebiyatın sınırlarını zorlamak için kolları sıvamış işte: “Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın”

Akademik bir tez olarak hazırladığı metnini, daha sonra bir edebi esere çevirdiği, üç farklı koldan ve üç farklı üslup üzerinden toplumcu olmadan gerçekçi bir hikaye anlattığı “Her Şey Aydınlandı” romanının ardından ikinci romanı “Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın” ile okurları can evinden yakalayan genç bir yazar Jonathan Safran Foer. Bir “best seller” yazarı olarak konumlanmış durumda; ama yazdıkları hiç de bizim anladığımız (ya da bunlar sadece benim kuruntum mu) tarzda değil. Tam tersine sonuna kadar oyunlu, biçimci, farklı üslup ve dil eğretilemelerinin sıkça karşımıza çıktığı romanlar yazıyor Foer. Edebiyatın salt bir hikaye anlatma yolundan daha fazlası olduğunun oldukça farkında. Tüm bunların yanı sıra, hikayeyi  hiç ıskalamayarak da, kendisini pür dikkat dinleten bir anlatıcı.

“Aşırı Gürültülü ve İnanılma Yakın” romanı, dünyaca malum 11 Eylül olayında babasını kaybetmiş bir çocuğun hikayesini merkeze alan bir arayış anlatısı. Foer, böylesine bereketli olarak görülebilecek bir hadiseyi konu ediyor gibi görünse de, 11 Eylül hakkında hiçbir siyasi, politik düşünceye ya da komple teorisine yer vermemiş kitabında. Üstelik, alt metin ya da çeşitli edebi oyunlarla işin bu kısmına dair ufacık bir gönderme dahi yapmamış. Sadece, babasını kaybeden bir çocuğun, Oskar Scnell’in saf ve temiz hüznünü çizmiş. İşin hiçbir “toplumcu” tarafına sığınmadan, oldukça içten ve derinlikli bir konuya dönüştürmüş anlatısını böylece. Sırf, ucuz numaralara düşüp 11 Eylül üzerinden herhangi bir politik tutum almamaya azami hassiyet göstermesi bile, Foer’i saygıdeğer bir yazar kılmalı diye düşünüyorum okurun gözünde.

Romanın merkezinde, küçük kahramanımız Oskar’ın babasının ölümünün ardından tesadüfen bulduğu bir anahtarın peşine düşmesi anlatılırken, diğer taraftan da Oskar’ın babaannesinin trajik hikayesi ile karşılaşırız. Sadece babaannesinin değildir bu trajedi; dedesinin, babasının ve hatta belki de (artık) Oskar’ındır. Üç kuşak arasındaki kopuk ve bir o kadar da önlenemez sevgi bağı, kelimelere sığmayan, sözcüklere dokunamayan bir hüzündür aynı zamanda. Belki de bu yüzden Foer, romanın tekniğini de zeka dolu oyunlarla besleyerek okura, yazıya dökülmesi imkansız olanı yine inatla yazarak tüm çıplaklığıyla göstermeyi yeğlemiştir. Sadece yazarak da değil tabii; özellikle romanın finalindeki görseller başta olmak üzere, diğer görsel öğelerin de desteğiyle. (Kitabı okuyacaklara not: Kitabı aldığınız zaman, özelllikle son sayfaları, çok karıştırmayın. Ben bu hatayı yaptım; ama yine de Foer yaptı yapacağını…)

Romanda, ince gören okurlar için, metinlerarasılık da kullanılan tekniklerden biri. Özellikle, babasının ölümünden sonra, bir nevi babasının ruhunun peşinde koşan Oscar’ın okulda Hamlet oyununu prova etmesi ve sahnede, Hamlet metnine içkin kafa içi sesinin yankılanması... Kafa içi demişken; işin bir ironik yanı da, Oscar’ın Hamlet’teki o meşhur sahnede “kafatası” rolünü oynaması(!)

“Size romanımda ne anlatmak istediğimi söylemek için, romanımı baştan sona okumam gerekir.” diyen Tolstoy bize daha fazla kızmadan, romandan bahsetmeyi bir kenara bırakıp, yazının sonuna doğru gelirken teşekkürlerimizi sunalım: Öncelikle, ince bir iş çıkartarak Foe’in dil oyunlarıyla bezeli iki romanını da çeviren Algan Sezgintüredi’ye teşekkür edelim. Tabii, böylesine teknik oyunlarla bezeli bu romanı yayıma hazırlyan tüm yayınevi ekibine; özellikle de bizleri gerçekten “best seller” olmaya layık kitaplarla tanıştırdıkları için. Ve son sözü, kitaba bırakalım:



“Keşke kendimi çok daha önce anlayabilseymişim!” (sf.184)


(Bu yazı Arka Kapak internet sayfası için yazılmıştır.-Ekim, 2014-)

NIKOLAY GOGOL - Vladimir Nabokov




“Nikolay Gogol, Rusya'nın yetiştirdiği en tuhaf düzyazı şairi, 1852 yılında, 4 Mart Perşembe sabahı, saat sekize gelirken, Moskova’da öldü.”

Yukarıdaki cümleyi okuyan biri, Gogol’ün başkarakter olarak alındığı bir kurmaca metin okumaya başladığını düşünebilir. Ya da Gogol’ün ölümü sonrası üzerine bir deneme okumaya. Ama kim tahmin edebilir ki bu cümle, Gogol üzerine yazılmış bir biyografik eserin giriş cümlesidir! Hem de öyle kötü bir biyografi değil; tam tersine yurttaşı büyük yazar Vladimir Nabokov tarafından kaleme alınmış bir biyografi!

Nabokov’un kendisine has o güzel dili ile kaleme aldığı Nikolay Gogol biyografisi, alışagelmişin dışında kronolojik bir terslikle başlıyor. Gogol gibi bir yazarın da biyografisi böyle yazılmalı, diye düşünmüş olmalı ki Nabokov, Ölümü ve Gençliği bölümüyle başlamış eserine. “Şeytana kafa tutmaya” yeltenen Gogol’ün sonunun, tıpkı yazdığı kurmaca metinler gibi bir ölüm olduğunu söylüyor yazar. Hele ki Gogol’ün “burun” meselesi üzerine öyle güzel tanımlamalar ve metaforik düzlemlere çekiyor ki konuyu, burada alıntı yaparak kitabı okuyacak olanların bu tattan eksiklik duymalarına aracı olmaktan çekiniyorum! Gogol’ün eserlerinde bir “laytmotif” olarak kullandığı bu “burun” meselesini, Rus halkının kültürel ve sosyal kodları üzerinden bir güzel hem ifşa ediyor Nabokov, hem de tıpkı Gogol gibi dalgasını da geçiyor! “Gogol de burun delikleriyle görüyordu.” diyerek de, ölümünden geriye küçük bir bakış atıyor. Ve bizi ufak ufak “burnunu kaybeden Gogol”ün dünyasını çekmeye başlıyor.

Ölümü ve Gençliği bölümü Gogol’ün ilk yayımladığı eserlerinden, annesiyle olan ilişkilerine; Petersburg’u ani terk edişlerinden, Puşkin’den aldığı övgülere uzanan bir örgü takip ediyor. Nobakov’un deyimiyle “gençliğinin yapay ürünlerinden”, bir nevi “hakiki Gogol”e uzanan macerasının ilk nüvelerinin nasıl meydana geldiğini de, yine metinlere başvurarak bizlere gösteriyor.  

İkinci bölüm: Müfettiş’in Hayaleti başlığını taşıyor. Başlıktan da anlaşılacağı üzere, Nabokov bu bölümü Gogol’ün “Müfettiş” eserine ve bu eserin yazılışından sahneye koyuluşuna (tabii sonrasına da) ayırmış. “Piyes kör edici bir şimşek çakmasıyla başlar ve bir gök gürültüsüyle biter.” cümlesiyle özetlediği oyunun güzel ve etkileyici bir tahlilini de yapıyor bize Nabokov. “Müfettiş” oyununu okumayan-izlemeyenler için “spolier” niteliği taşıyan bir bölüm olsa da, bu bölümü okumadan da kimse “ben Gogol’ün Müfettiş oyununu okudum-izledim” dememeli! Şu niteleme bile, yeterinde özetliyor aslında her şeyi: “Gogol’ün piyesi aksiyon içre şiirdir; şiir derken, akılcı kelimeler yoluyla algılanan akıldışı dünyanın gizemini kastediyorum.”

Kitabın en hacimli bölümü olan üçüncü bölüm Gogol’ün en tanınan ve saygıdeğer eseri “Ölü Canlar” özeline ayrılmış: Bizim Bay Çiçikov. Romanın kötü İngilizce çevirilerinden söz açarak başladığı bölüme Nabokov, yine bir önceki bölümde yaptığı gibi kendine has tartışmacı ve çözümleyici biçemiyle bir “metin analizi” yapıyor. Romandan alıntılar yaparak, yine tıpkı “Müfettiş” metninde yaptığı gibi bizi romanı tekrar ve başka bir açıdan okumaya yöneltecek bir yol açıyor.

Öğretmen ve Rehber adını taşıyan dördüncü bölümde, Gogol’ün “Ölü Canlar”ın ikinci cildini yazmaya başlamasından ve bu sırada geçirdi ruhsal bunalımlardan “vaiz”liğe uzanan serüvenin peşine düşüyor Nabokov. Bu sıralarda yaptığı sayısız seyahati ve “Ölü Canlar”ın devamını yazma gel-gitlerinin hikâyesini, “mütevazı bir cehennemin küçük mavi alevlerinin arasına” dönmesini ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor.

“Gogol tuhaf bir yaratıktı ama zaten deha hep tuhaftır…” cümlesiyle başladığı beşinci bölüm Bir Maskenin Yüceltilişi’nde Nabokov, “Palto”nun kahramanı Akai Akakiyeviç okuması paralelinde bir “Gogol Özeti” geçer bize, tabiri caizse. “Hem bir tanrılaşma, hem de bir çöküntü” olarak nitelendirdiği (hiçbir sıfat yakıştıramadığını söylediği için “nitelendirdiği” diyorum) bu anlatı, sanki Gogol’ün kendi yaşantısı için de geçerlidir sanki. Çünkü Gogol gerçekten “yazmış”, gerçekten “yaşamış”tı-r!

Enfes Nabokov yazımı, bir o kadar enfes Yiğit Yavuz çevirisiyle (Yavuz’un dipnotları ile metin daha da okunaklı ve anlamlı kılınmış) Nikolay Gogol İletişim Yayınları tarafından basıldı ve biz okurlarını bekliyor. Kitabın sonunda yine Nabokov tarafından hazırlanmış “Nikolay Vasilyeviç Gogol Kronolojisi” ile eksiksiz bir metin olan bu eseri hem Rus edebiyatı sevenler, hem Gogol hayranları (hatta Nabokov hayranları!), hem de tüm edebiyatseverler mutlaka okumalı. Bu eser bize hem Gogol’ün metinlerini tekrar okuma ihtiyacı, okumadıysak da kaçınılmaz bir okuma istemi hissettiriyor.

Ya da tam tersi! Çünkü Nabokov’a bırakırsak son sözü, bize şöyle diyor: 

Uzak durun, uzak durun. Gogol size hiçbir şey vermez. Raylara yaklaşmayın. Yüksek gerilim. Kapalıdır. Sakının, kaçının, yapmayın…




(Bu yazı Yumuşak G dergisi için yazılmıştır. -2012- )