Doğukan İşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğukan İşler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2018 Cumartesi

Lisân-ı Kedi Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir


Spencer Holst için.

Çay ocağında bir kalabalık. Bakıyorum, şık bir beyefendi, saçları epeyce dökülmüş ve bembeyaz bıyıkları titriyor. Bir şeyler anlatıyor, herkes gülüyor. Gidip de yanlarına oturmak olmaz, ama pek de uzak sayılmayacak bir köşeye çöküp kulak misafiri olmamak da elde değil.

Kedilerden bahsediyor. Kedilerin dilinden. Ağızlarının içindeki pütürlü, durup durup kendilerini yaladıkları dillerinden değil; insanların “miyav miyav” ya da “mırnav mırnav” olarak tercüme ettiği dillerinden, yani lisanlarından.

Beyefendi profesörmüş zamanında. Kedilerin dilini, yani lisanını öğrenip onlarla iletişim kuracak kadar ileriye gitmiş bir zamanlar. Bir siyam kedisi varmış, onunla konuşmuş. Dünyayı ele geçireceğiz, uzay gemilerimiz bile var falan filan diye anlatmış kedisi… Bizimki de inanmış. Böylesi komik, inanılması güç, belki de her biri bir sanrının, yaşlılığın getirdiği uydurabilme özgürlüğün ürünü hikâyeler.

Yani, kim duysa inanmaz!

Belki de bunu bir soru cümlesi olarak atmalıyım ortaya:
Kim duysa inanmaz?

Mesela, benim gibi bir kedi, inanmaz mı kedilerin bir lisanı olduğuna?

Dünyayı ele geçirmek için yıllardır uğraştığımıza?

Sonra koşa koşa, çay ocağının az ilerisindeki caminin avlusuna varıyorum. Minarenin gölgesinde soluklanıp, patilerimi yalıyorum.

Uzaydaki birliğimize gönderdiğim bir gizli mesaj aslında bu pati yalama seansı:

“Sorun yok, insanlar halen hiçbir şeyin farkında değiller. İstilamız, zaferimiz yakındır miyav!”

11 Mayıs 2017 Perşembe

RÜYA YAPIM ÇALIŞMALARI


“Self kleptomani” tanımına lise yıllarımda, Dadaizmin kurucu isimlerinden Tristan Tzara’nın bir metninde karşılaşmıştım. “Self kleptoman ressamlar”dan bahsediyordu… Karşılaşır karşılaşmaz da kendime bu teşhisi koymuştum: Kendinden çalan, kendinden çalma hastalığından muzdarip bir yazar adayıydım ben de işte! Yazdığım her cümleyi bir köşeye tıkıştırıp, sonra başka cümleler kurmak için etrafta dolanırken o tıkıştırdığım cümleleri özenle çalıp metnine ekleyen, onları bozan, kıran, kesen, yapıştıran… Yazdıklarımdan, okuduklarımdan, düşündüklerimden, gördüklerimden, yaşamımdan ve ölümün kardeşi olan uykunun armağanı olan rüyalarımdan çalıp çalıp yazıyor, sonra bu yazdıklarımdan da çalıp başka şeyler yazıyor, sonra bu yazdıklarımı rüyamda görüp ertesi sabah tekrar yaşayıp tekrar yazıyordum.

Hâlâ da öyleyim, çok şükür.

Rüya Kadar adlı ikinci kitabımın açılış öyküsü olan Hayrola adlı öykünün hikâyesi, yine bir “self kleptomani” hikâyesidir:

Başarılı çocuk kitaplarına imza atan bir arkadaşım, bana neden bir çocuk kitabı yazmadığımı sormuştu bir zaman. Evet, neden olmasın-dı? Bunun üzerine hemen bir hikâye ve bir karakter tasarlamaya başladım. Düşündüm, taşındım, kitaplar karıştırdım, filmler izledim, notlar aldım… Rüya meselesine olan özel ilgim de meseleye eğilince, rüyalarının işareti ile çeşitli kahramanlıklara imza atan bir çocuğun hikâyesini kurguladım. Kahramanımın adını, çocukların da seveceği bir isim olarak “Hayrola Hayri” koydum ve başladım yazmaya… Ama araya işler, güçler, evlilik, koşturmaca vesaire girince projem yarım kaldı ve yarım kalan her şey gibi o da tamamlanamadı. Yazdığım sayfalarca metni çöpe atmaya da her zamanki gibi kıyamadım ve bir “self kleptoman” olarak başladım düşünmeye: Acaba bu yazdıklarımdan bir ya da birkaç öykü çıkabilir miydi?

Evet, neden çıkmasın-dı!

Kahramanım Hayrola Hayri’nin rüyasında gördüğü ve hakikat sırlarına vakıf olan, Hayri’ye bir nevi mürşitlik eden dedesini anlattığım bölüm elimdeki en güzel malzemelerden biriydi. Sahaflar şeyhi Muzaffer Ozak Hazretleri'nden ilhamla (ilham mı, yoksa yine bir “self kleptomani” mi?) yazdığım bu bölümün girişine, rüya-hayat bağlamında bir giriş bölümü ekledim. Çocuk diline uygun olarak yazdığım hikâyeyi de daha olgun ve “edebi” cümleler ile tekrar tekrar yazdım. Böylece elimde Hayrola adlı bir öykü olmuş oldu. Yine kendimden çalarak, kendime bir rüya hediye etmiş oldum. Allah hayır etsin.

Ama bu öykünün hikâyesi bu kadarla da sınırlı değil. Ali Teoman’ın bir hikâyesini okuduğum zaman zihnimde canlanan “rüya tabiri yapan bir sahaf” fikri de bu öykünün parçalarından biri. (Belki de…) Yazmaya başladığım ve yarım kalan onlarca öykümden biri olan bu rüya tabircisi sahaf, Hayrola öyküsünde daha başka bir dona bürünüp mücessem hale geldi. O öyküyü de bir gün tamamlarım inşallah, başka başka yazdıklarımdan çalarak.

Kim bilir, belki de “hipertrofik yetenekli” beynimin içinde dolaşan, ama yeri başka başka metinler olan başka başka bir sürü cümleyi de çalıp eklemişimdir bu öyküye farkında olmadan. Çünkü bu bir hastalık! Ben bu hastalığımı seviyorum, kim ne derse desin. Çünkü şu “rüya kadar” kısa hayatımda bir tek bu hastalığımın hakikatine vasıl olsam dahi ne büyük bir devlet bana! Haddim olmayarak, kendime edebiyat yolunda ulaşmam gereken nokta olarak “Derman arardım derdime / Derdim bana derman imiş” sırrını seçmiş olabilirim. Evet, neden olmasın-dı? Böylece gerçek ne kadar gerçek, kurgu ne kadar kurgu, oyun ne kadar oyun, rüya ne kadar rüya, rüyamızı kim tevil eder, rüya görmek için uyuyanların halleri ile nasıl halleniriz sorularına bir yanıt bulabilmek için kendimi kandırmam bile yeter bana. Miri malı çalmaktan utanmadığım gibi bir de kendimden çalıyorum, ne yapayım; kendimden çalayım ki çaldığım şeyde kendimi bulayım diye belki de.

Ne büyük laflar ettim değil mi?


Sanırım bu ve anlatamadığım birçok şeyden dolayı, uzunca bir süre “rüya yapım çalışmaları” devam edecek bende. İçimdeki rüyayı çıkartıp hakikate tevil ettirebilirsem bir gün, ölen zaten hayvan olur. “Hayrola?” diye sorulunca, tüm öyküler de kalanlardan olur. İnşallah.


5 Eylül 2016 Pazartesi

Haldun Taner yine de duymasın bunu, olur mu sevgili okur?



Ferhan Şensoy henüz genç bir tiyatrocuyken, “Kanlı 1 Mayıs” olarak anılan 1 Mayıs 1977 gününü ironik ve kara mizahi bir dille anlattığı “Kazancı Yokuşu” adlı uzun öyküsünü yazar. Bu uzun öyküyü kitap olarak bastırmak istemektedir; ama daha öncesinde ustası Haldun Taner’e okutur kitabı, fikrini almak için. Haldun Taner de kendine has muzipliğiyle, “İlk kitaplar hiçbir zaman çıkmaz; bence direkt ikinci kitaptan başlamalı…” der genç Ferhan Şensoy’a. Genellikle ilk kitap acemiliğinin sonrasında yazarlara getirdiği pişmanlığı anlatmak istemektedir.

Öykü dosyamı hazırlarken, aklımda hep Haldun Taner’in bu sözleri vardı. Acaba gerçekten “ilk kitap” hiçbir zaman çıkmamalı mıydı? Dosyamı hazırladıktan sonra, bilgisayarımdan silip yok mu etmeliydim öykülerimi? Diğer yandan da şöyle bir soru zihnimde: İyi de, bu yazdıklarım öykü mü? Adları, başları, sonları belli mi? Bitmiş, demlenip kıvamını almış anlatılar mı? (Öyle mi olmalılardı ya da: Öykü neydi?) Değil bir ilk kitap, ilk kitabı oluşturacak öykülerim bile daha bitmemişti ki; hala uçları açık, zihnimde dönüp duruyorlardı işte sürekli! Hep de böyle olmuştur zaten: Ne yazsam, ne karalasam, ne için “bitti işte, tamam” desem, içimde kendime inat bir bitmemişlik duygusu… Beynimin, kalbimin bir yerlerinde sürekli yazılıp duran, sürekli kendini dönüştüren/değiştiren cümleler, kelimeler, hatta ve hatta noktalama işaretleri! İlk kitabım olacaktı bu; fakat bitmiş olduğunu da kim söyleyebilir ki?

Uzun süre bunları düşündükten sonra, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanındaki cümlelerini kendimce bozarak, şöyle telkin ettim kendi kendimi: Dağılmayın! Kukla oynatıyoruz burada. Hem de acı çekiyoruz…

Zihnimin ve kalbimin ortak çalışmaları hiç bitmezken, tabii ki içlerinde oyunlar oynamayı sevdiğim öykülerim de tükenmez bir oyun olarak devam edecekti; en azından benimle birlikte! O zaman kitabın adı da, bir öykü kitabı gibi olamazdı, amacına uygun olmalıydı. Bitirmeye çalıştığım, kurmaya çalıştığım, oyunlar oynadığım metinler (ama bir yandan da hiç bitmesin, hep kurayım, hep oynayayım istediğim) iki kapak arasında nasıl durmalıydı? Okura, derdimi birazcık da olsa anlatabilecek bir isim her şeyi çözebilirdi o zaman: ÖYKÜ YAPIM ÇALIŞMALARI

Hiç bitmeyecek öyküler bunlar; sanırsam.
Hiç bitmeyecek bir heyecan içimde; bu doğru.
Hiç bitmeyecek bir oyun oynuyorum; katılsanıza.
Hiç bitmeyecek, beklide hiç çıkmamış bir ilk kitap; işte!


Haldun Taner yine de duymasın bunu, olur mu sevgili okur?



(Bu yazı, artfulliving.com.tr adresi için yazılmıştır.)